Modernleşme Sürecinde Öncü Bir Figür Olarak Bir Kadın Bestekar: Leyla Saz - Aylin Şengün Taşçı
16116
post-template-default,single,single-post,postid-16116,single-format-standard,ajax_fade,page_not_loaded,,qode-theme-ver-11.1,qode-theme-bridge,wpb-js-composer js-comp-ver-5.2.1,vc_responsive

Modernleşme Sürecinde Öncü Bir Figür Olarak Bir Kadın Bestekar: Leyla Saz

Modernleşme Sürecinde Öncü Bir Figür Olarak Bir Kadın Bestekar: Leyla Saz

Tarihimizde Leyla Hanım diye de anılan Leyla Saz, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında yaşamış ünlü bir Türk kadın şair, yazar ve bestecidir. Yaşadığı yıllar Türk toplum yapısında hızlı bir sosyal değişim sürecini kapsadığından Leyla Hanım’ın profilini incelemek, O’nun sanatçı kişiliğini tanımanın yanısıra 1900’lü yılların Türk toplumundaki değişimleri gözden geçirmeye de yardımcı olacaktır. Çünkü Leyla Hanım yaşamı boyunca toplumdaki değişimlerin hem gözlemcisi, hem de uygulayıcısı olmuş bir isimdir. Bu çerçevede bu yazının amacı hem Leyla Hanım’ın Türk Müziği ve edebiyatındaki yerini anlatmak, hem de o yıllarda Osmanlı İmparatorluğu’nun geleneksel yapısından uzaklaşarak Batılı anlayışa yüzünü dönmeye çalışan Türk toplumu hakkında kısaca bilgi vermektir.

YAŞAMI

Leyla Saz 1850 – 1936 yılları arasında yaşamıştır. Babası Osmanlı Sarayı’nın doktorlarından İsmail Paşa’dır (1812 – 1871). Doktorluğunun yanısıra belediye başkanlığı, valilik, sağlık bakanlığı, ticaret bakanlığı gibi görevlerde bulunmuştur. Sultan Abdülmecit ve daha sonra O’nun oğulları Sultan 5. Murat ile Sultan Reşat’ı sünnet eden doktor olması saraya yakınlığını gösterir. Ayrıca saray kadınlarının yaşadığı harem bölümünün özel doktoru olarak görev yapmıştır. Bu yakınlıktan dolayı küçük Leyla ablası ile birlikte sarayda büyümüştür. Leyla Hanım saraya ilk girişini anılarını yazdığı kitabında anlatırken, babası Ticaret Bakanı iken Londra’da açılacak bir serginin hazırlıkları sırasında padişah 1. Abdülmecit’in karısının, ablasını çok beğenerek kızı Münire Sultan’a arkadaş olsun diye saraya aldırdığını ve birkaç yıl sonra kendisinin de saraya götürüldüğünü ifade eder. Saraya dört yaşında giren küçük Leyla, 1. Abdülmecit’in ölümü üzerine 11 yaşında evine geri dönmüştür.

Sultan 1. Abdülmecit’in ölüm yılında Girit’e vali olarak atanan İsmail Paşa eşini ve büyük kızını İstanbul’da bırakıp küçük kızını yanında götürünce Leyla Hanım’ın ilk gençliği Girit’in ikinci büyük şehri olan Hanya’da geçti. 11 yaşına kadar sarayda sıkı bir geleneksel eğitim alan Leyla, Hanya’da Kirya Konsaksaki adlı yaşlı bir Rum kadından Fransızca ve Rumca öğrendi. Kirya Konsaksaki Atina Üniversitesi profesörlerindendi. Leyla Hanım O’nun sayesinde Batı kültürünü daha yakından inceleme fırsatını buldu. Aslında babası İsmail Paşa’nın Paris’te eğitim görmüş olması da Leyla Hanım’ın Batı kültürü almasında önemli bir etkendir. Bir yandan saray eğitimi, diğer yandan aldığı özel dersler Leyla Hanım’ın Arapça, Farsça, Fransızca ve Rumca’yı çok iyi öğrenmesini sağlamıştır. Bu arada yeteneği küçük yaşlarda anlaşıldığı için, sarayda hanım sultanların öğretmeni olan Matmazel Romano’dan piyano dersleri almaya başlayan Leyla Hanım, Girit’te bu konuda da iyice ilerlemiştir. Leyla Hanım’ın piyano eğitimi alması yaşadığı dönemin O’na verdiği bir şanstır. 1800’lü yılların sonlarında hem sosyal yaşamda hem sanat alanında ortaya çıkan Batılılaşma eğilimi sarayda Batı müziğine ilgi duyulmasını sağlayınca, piyano hareme kadar girmiş, bu etki altında Leyla Hanım ilk piyano dersi alanlardan biri olmuştur. Leyla Hanım’ın Batı kültürü alarak eğitimini sürdürmesi geleneksel Osmanlı eğitim sisteminden uzak kalmasına yol açmamıştır. Bu çerçevede Hanya’daki yıllarında Giritli Kutbi Efendi’den Osmanlı şiirini öğrenmiştir. İlk şiirini 14 yaşındayken yazmıştır.

İsmail Paşa ikinci kez Aydın kentine vali olarak atandığında 19 yaşına gelen Leyla, orada çok parlak geleceği olan Sırrı isimli bir gençle evlendirildi. Sırrı Efendi daha sonra kayınpederi gibi Paşa ünvanını almış, Bağdat başta olmak üzere birçok Osmanlı şehrinde valilik görevinde bulunmuştur. Fransızca, Rumca, Arapça, Farsça’yı çok iyi bilen Sırrı Paşa, çoğunluğu din, tasavvuf ve felsefe üzerine olan 16 kitap yazmıştır. Aynı zamanda şair ve hattattır. Irak’ta Hindiyye Barajı’nı ve Hille kanalını, valilik yaptığı diğer illerde de birçok yol ve bayındırlık eserleri yaptırmıştır. Leyla Hanım evli kaldıkları yıllar boyunca eşinden çok şey öğrenmiştir.

Leyla Hanım’ın evliliği eşi Sırrı Paşa’nın ölümüne kadar 26 yıl sürmüş, O’nun ölümü üzerine Leyla Hanım 45 yaşında dul kalmıştır. Bu evlilik süresince zaman zaman eşinin görev yaptığı şehirlerde, zaman zaman İstanbul’da yaşayan Leyla Hanım, 1895 yılından sonra tamamen İstanbul’a yerleşmiştir. Dolayısıyla yaşamı boyunca hem İstanbul hem de taşradaki kültürel yapı hakkında önemli gözlemleri olmuş, bu gözlem ve yaşadığı tecrübeler hem şiirlerine, hem şarkılarına, hem de yazdığı anı kitabına rehberlik etmiştir.

Leyla Hanım’ın 2 oğlu ve 2 kızı olmuştur. 20 yaşındayken dünyaya getirdiği büyük oğlu Yusuf Razi BeyParis’te mühendislik öğrenimi görmüş ve dönüşünde İstanbul’da valilik ve belediye başkanlığı yapmıştır. Yusuf Razi Bey, Marie Bel isimli bir Fransız kızla evlenmiş, Marie müslüman olarak İsmet adını almıştır. Leyla Hanım’ın ikinci oğlu Vedat Bey ise Türk mimari tarihindeki isimler içinde Kemalettin Bey’den sonra en büyüğü kabul edilir. Kızları Nezihe ve Feride hanımlar da iyi eğitim görüp iyi evlilikler yapmışlardır.

Leyla hanım’ın yaşamındaki en büyük üzüntü ve şanssızlığı ileri yaşlarındayken İstanbul’un Bostancı semtinde bulunan köşkünün tamamen yanmasıdır. Çıkan yangında bütün notaları, şiirleri ve hatıra defterleri kül olmuştur. Leyla Hanım bu olaydan sonra dostlarının yardımıyla hatırlayabildiği eserlerini yeniden toparlayıp kaleme almışsa da özellikle şarkılarının büyük bölümü yok olmuştur. Şiirlerini ise yangın sonra “Solmuş Çiçekler” adlı kitapta bir araya getirmiştir.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde dünyaya gelip Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarını yaşayan ve Türk toplumundaki kültürel geçiş sürecini eserlerine ustalıkla yansıtan bu çok renkli Türk kadını 86 yaşında yaşama veda etmiştir.

ANILARI

Leyla Saz’ın anıları iki bölümden oluşmaktadır. İlk bölüm harem hayatını anlatır. Leyla Hanım’ın çocukluğunu geçirdiği ve 11 yaşında ayrıldıktan sonra da ilişkisini hiç koparmadığı harem hakkında yazdığı anılar, saray ortamı ve 19. yüzyılda Türk kadınının yaşamı hakkında kişisel gözleme dayalı tek kaynak olduğu için son derece önemlidir. Çünkü harem yüzyıllar boyunca Osmanlı sarayının yasak bölgesi olmuş ve kimseye açılmadığı için gizemini korumuştur. Harem Arapça “dokunulması yasak” anlamındaki “haram” kökünden gelmektedir ve “girilmesi yasak olan kutsal yer” anlamına gelir. İşte bu gizeminden ve kapalılığından dolayı Batıda harem yüzyıllar boyunca sadece kadınların yaşadığı ve erkeklerin zevk sürdüğü, hatta cinselliğin ön plana çıktığı yer olarak değerlendirilmiştir. Bu düşünce bazı ressamların yaptığı fantazi nitelikli tablolarla da desteklenmiştir. Oysa Leyla Hanım’ın anılarında anlattığı harem padişahın da özel yaşamını sürdüğü, içinde Osmanlı’nın en üst kültür grubunu oluşturan kadınların yaşadığı, şehzadelerin eğitildiği bir yerdir. Tabii günümüz anlayışı çerçevesinde kabul edilmesi imkansız kurallarla yönetildiği ve içindeki yaşam biçiminin günümüz anlayışından çok farklı olduğu yadsınamaz. Bu farklılıkları Leyla Hanım da net olarak dile getirmiştir. Sözgelişi hareme erkeklerin girmesi yasak olduğu için hadım edilmek (yani küçük yaşta erkeklikleri yok edilmek) yoluyla harem hizmetine alınan haremağalarının acı kaderleri Çerkez ve zenci esirlerin acıklı yaşam öyküleri Leyla Hanım’ın kitabında ayrı bölümler halinde dile getirilmiştir. Ancak bunların ötesinde kitabın her bölümünde haremin hayran olunacak bir titizlik ve düzenle yönetildiği de vurgulanmıştır. Hatta haremde yaşamanın bir ayrıcalık ve mutluluk kaynağı olduğu ifade edilmiştir. Kitabın haremle ilgili bölümleri Leyla Hanım’ın girip çıktığı Çırağan Sarayı’nın döşeniş şekli, saraydaki dans ve müzik dersleri, şehzadelerin eğitimleri ve eğlenceleri, haremde yemekler, harem içinde alışveriş, hareme doktor çağırılması, haremağaları, esirler, sultanların düğünleri, sarayda Ramazan ayı ve bayram kutlamaları gibi konulara ayrılmıştır. Dolayısıyla kitap haremdeki sosyal yaşamı tüm boyutlarıyla dile getirmektedir. Kitabın ikinci bölümü ise Leyla Hanım’ın Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde kadın yaşamı üzerine yaptığı gözlemlere dayanmaktadır. Bu bölümün konuları 1800’lü yıllarda kadın giyim ve modası, İstanbul’un eski gezi yerlerinden kadınların nasıl yararlandığı, evlenme gelenek ve görenekleri, gelin-kaynana ilişkileri, kadınlar hakkında özdeyişler gibi başlıklar altında yazılmıştır. Anılar kitabı Leyla Hanım’ın babasının ve daha sonra kocasının görevleri dolayısıyla uzun süre kalmış olduğu Girit ve Prizren kentlerindeki sosyal yaşam incelemeleriyle son bulmaktadır.

Leyla Saz’ın anıları İstanbul’da 1921-22 yıllarında Vakit ve İleri gazetelerinde yayınlanmıştır. Ancak o yıllarda Anadolu’nun düşman işgali altında olması ve İstanbul’daki savaş ortamı dolayısıyla büyük ses getirmemiştir. Bu anılar daha sonra Leyla Hanım’ın oğlu Yusuf Razi Bey tarafından Fransızca’ya çevrilerek Paris’te yayınlanmıştır. Harem hakındaki bu ilk kaynak Fransa’da büyük ilgi görmüş, bunun üzerine kitap Çekçe ve Almanca’ya çevrilerek bu ülkelerde de yayınlanmış ve aynı ilgiyle karşılaşmıştır.

ŞİİRLERİ

Leyla Hanım aldığı geleneksel eğitim çerçevesinde Giritli Kutbi Efendi’den Osmanlı şiiri ve Aruz vezni öğrenmişti. Bu şiir türünde sözcüklerin kullanımı her zaman çok yüksek bir sanat anlayışının ürünü olmuştur. Ayrıca aruz vezni dediğimiz ölçü sistemine göre her bir mısradaki sözcükler hecelerinin kısa ya da uzun olmasına bağlı olarak mısralar arasında bir uyum yaratmak zorundadır. Bunu sağlamak için aruz vezni kullanımında bazı kalıplar yaratılmıştır. Bu kalıplar anlamı olmayan ama şiirde kullanılacak sözcüklere ışık tutmak amacıyla oluşturulmuş failatün, mefailün, feilün, feilatün gibi sözcüklerdir.

Bu konuyu Leyla Hanım’ın şiirlerinden biri üzerinde örneklemeye çalışalım. Leyla Hanım’ın eşinin yazdığı bir şiire cevap olarak yazdığı dizelerden ikisi şöyle:

Asüman-ı dilde sensin mihr-i rahşanım benim
Sinede aks-i ruhundur mah-ı tabanım benim

Bu iki dizenin anlamı şöyle: Sen benim gönlümün gökyüzünde parlayan güneşimsin. Ruhunun gönlümdeki yansıması benim parlayan ayımdır.

Bu dizeler aruz kalıplarından (failatün failatün failatün failün) üzerine yazılmıştır. Şiirdeki sözcük hecelerinin kalıba uygunluğunu şu vurgu ile göstermeye çalışalım.

Kalıp: Fâilâtün Fâilâtün Fâilâtün Fâilün

1. Dize: Âsümân-ı dilde sensin mihr-i rahşânım benim
2. Dize: Sînede aks-î ruhundur mâh-ı tâbânım benim

Burada anlatmaya çalıştığım matematiksel hesabın sözcüklere yüklenen sanatsal ağırlıkla birleşerek Divan Şiiri de dediğimiz Osmanlı şiirini oluşturduğunu özellikle vurgulamak istiyorum. Bu bütünlük Divan Şiiri yazmanın hiç de kolay olmadığını ortaya koymaktadır. Leyla Hanım işte bu şiir tarzında başarılı örnekler vermiş bir şairdir. Ama kadın şairimizin aynı zamanda mısralar arasındaki hece sayısı eşitliğine dayanan hece vezni ile son derece sade ve başarılı şiirler yazdığını da vurgulamak gerekir. Bu tarz basit ve yalın şiir örnekleri vermesi önemlidir. Çünkü saray çevresinde yetişmiş ve Osmanlı eğitimi almış bir aristokratın, içine bol miktarda Arapça ve Farsça sözcükler karışmış Osmanlıca’yı bir kenara bırakıp sadece duru Türkçe ile şiirler yazması, o yıllarda kendi çevresinde çok da beğeniyle karşılanmazdı. Bu yaklaşımıyla Leyla Hanım yaşadığı çevreye rağmen halkın arasına girmeyi ve halkla kaynaşmayı seven bir insan olduğunu da ortaya koymuştur.

Leyla Hanım’ın Bostancı’daki köşkü yandığı zaman o güne kadar yazdığı tüm şiirler de yok olmuştu. Bunun üzerine hatırında kalanları yeniden toparlamış ve “Solmuş Çiçekler” adlı bir kitap haline getirmiştir. Kitap 1928’de oğlu Yusuf Razi Bey’in tanıtım yazısıyla İstanbul’da yayınlanmış, ayrıca kitaba ünlü Türk şairi Abdülhak Hamit Tarhan bir önsöz yazmıştır.

BESTELERİ

Leyla Hanım Türk Müziği’nin tarihsel sürecinde Dilhayat Kalfa’dan sonra ikinci büyük kadın bestekar olarak kabul edilir. Yaşamı boyunca 200’den fazla eser bestelemiştir. Aldığı eğitim sırasında piyano çalmayı öğrenmesi, hatta yine bir Batı sazı olan armonyumu da çalması Türk Müziği’ne olan ilgisini söndürmemiştir. Ne var ki oturduğu köşkün yanması en çok notalarının kaybolmasına yol açmıştır. Şarkılarının büyük bölümü yanıp kül olmuştur ve günümüze ancak 52 eseri ulaşabilmiştir. Eserlerinin birçoğunun sözleri kendisine aittir. Besteleri hiçbir zaman popüler kültüre hitap etmemiştir. Çünkü her sanatçının rahatça okuyabileceği kadar basit değillerdir. Hiç kuşkusuz bunun temelinde Leyla Saz’ın müzik eğitimine alt yapı olan iki önemli ismin rolü vardır. Leyla Hanım’ın hocaları Türk Müziği’nin önemli isimlerinden Medeni Aziz Efendi ve Nikoğos Ağa’dır. Bunun de ötesinde Leyla Hanım, yaşadığı süre içinde evini döneminin önemli müzisyenlerine açık tutmuş, düzenlediği müzik toplantılarıyla sanat zevkini sürekli geliştirmiştir. Bu arada ölümünden birkaç yıl önce Türkiye’de soyadı kanununun çıkması ile seçtiği Saz soyadı, O’nun müziğe olan sevgisini çok güzel ifade eder.

MODERNLEŞME SÜRECİNDEKİ TÜRK TOPLUMU VE LEYLA HANIM

Osmanlı dönemi Türk toplumu, 1839 yılında ilan edilen Tanzimat fermanı ile birlikte, modernleşme çabalarını somut biçimde yaşamaya başlamıştır. O yıllarda savaşlar ve ekonomik sıkıntılarla gerilemeye başlayan İmparatorluğun içinde bulunduğu güç durumun sona erdirilmesi için bürokratik kesim bir değişim projesi başlatmayı uygun görmüştü. Padişahın da onayıyla başlayan bu süreçte İmparatorluk Batı dünyasındaki modernleşmeyi örnek almaya başladı. Amaç din olgusunun yerine aklı ve rasyonaliteyi geçirmek, bu şekilde Batı’daki aydınlanmaya ulaşmaktı. Bu yöndeki çabaların özellikle sürdürüldüğü alanlardan biri kadınların eğitilmesi olmuştur. Kadınlara yönelik eğitim kurumlarının açılışı, kadınların çalışma yaşamına girmeye başlamaları ve kadınlara ait yayınların ortaya çıkışı Tanzimat sonrası döneme rastlar.

Leyla Hanım böyle bir atmosferde saray çevresinde dünyaya gelmesinin avantajıyla eğitim konusunda büyük şansa sahip olmuştur. Bu şansını hem Batılı anlamda, hem geleneksel kalıplarda eğitim almak yoluyla değerlendiren Leyla Hanım, saray ve toplum üzerine yaptığı gözlemleri bir anı kitabına dönüştürerek yaşadığı döneme ışık tutacak çok önemli bir çalışmaya imza atmıştır. Çalışmasının ana teması kadındır ve o güne kadar Türk kadınının gerek saraydaki, gerek toplumdaki yaşamı üzerine bu kadar detaylı ve ilk elden inceleme yapılmamıştır. Leyla Hanım çalışmasında kadın temasının yanısıra saraylar, konaklar, yalılar ve evlerle ilgili ayrıntılı bilgiler de vermiştir. 18. yüzyıla ilişkin bu bilgileri topluca ve ayrıntılı olarak belirten başka bir kaynak olmadığından Leyla Saz’ın anıları bu anlamda da özel bir yere sahiptir.

Leyla Hanım gözlemleriyle bir döneme ışık tutmasının yanısıra Tanzimat sonrası modernleşen Türk kadınını simgelemek açısından da özel bir yerdedir. Yaşam çizgisi incelendiğinde geleneksel Osmanlı kalıplarının dışına çıkmaya başlamış ve toplum içinde birey olarak kendisini kabul ettirmeyi başarmış, girişimci ruhlu ve hatta bunların ötesinde sanat ve edebiyat alanında topluma yön vermeyi becermiş bir kadın tipiyle karşılaşıyoruz. Bu kadın tipi o dönem Osmanlı toplumu için çok yeni ve aykırı bir tiptir. Çünkü Tanzimat öncesi Osmanlı toplumunda kadın uyması gereken birçok kuralın altında dikkat çekmeden yaşamak zorundaydı ve kadınların yaşamını sınırlayan birçok yasa vardı. Bu yasalar genel olarak kadınların kıyafetlerine, sokakta görünmelerine ve erkeklerle olan ilişkilerine müdahale etmekteydi. Sözgelişi kadınların büyük yakalı kıyafetlerle sokağa çıkmaları, erkeklerle aynı kayığa binmeleri, kalabalık yerlerde ve mahalle aralarında gezip dolaşmaları yasaktı. Tanzimat’ın getirdiği modernleşme süreci, kadını toplum yaşamında daha farklı bir konuma getirmeye başlayınca bu değişimi cesurca ilk olarak uygulayanlar tabii ki her toplumda olduğu gibi Osmanlı’da da yüksek gelir grubuna sahip ve yüksek kültürlü zümrenin kadınları olmuştur. Leyla Saz bu grubun önderleri arasında yer aldı. İlk piyano eğitimi alan kadınlardan olması, hiçbir zaman çarşaf giymemesi, sadece ince bir örtüyle usulen başını örtmesi, erkeklerle sosyal ilişkiler kurmaktan kaçınmaması ve hatta bu ilişkilerini sarayın en üst düzeydeki çevresinde bile sürdürmesi, İstanbul dışında yaşadığı zamanlarda da toplumla yakın ilişkiler içinde olması O’nun cesur ve toplumun katı kurallarından uzak bir yaşam tarzı sürdüğünün göstergesidir. İstanbul’a tamamen yerleştikten ve eşini kaybettikten sonra evinde müzik toplantıları düzenleyip erkek müzisyenlerin de çok sayıda olduğu gruplara çeşitli davetlerle evini açması yine aynı anlayışın ürünüdür ve o günün Türk toplumunda henüz alışılmamış davranış kalıpları arasında yer alır.

Tanzimat dönemi, kadının çalışma hayatına girmesine de olanak sağlamıştır. Leyla Hanım’ın para kazanmak için çalışmak gibi bir zorunluluğu olmadığı ortadadır ve bu anlamda bir çabası olmamıştır. Ancak anılarının ve gözlemlerinin İstanbul’da Vakit ve İleri gazetelerinde yayınlanması bir anlamda gazeteci olarak sosyal yaşamda yer aldığını göstermektedir. Ayrıca yine bu dönemde Osmanlı’daki kadın hareketinin başlangıcı olarak ortaya çıkan kadın dergi ve gazeteleri Leyla Hanım’ın yazılarına da sayfalarında yer vermişlerdir. Bu yayınların en önemlilerinden biri “Hanımlara Mahsus Gazete”dir ve 13 yıl boyunca kadın sorunları, aile, toplum ve iş yaşamı, eğitim, sağlık, moda, giyim gibi konular üzerine yayınlanan bu gazetede Leyla Hanım da yazmıştır.

Leyla hanım’ın şiir ve müzik alanında verdiği eserlerin çeşitliliği iç dünyasındaki zenginliğin yanısıra hiç kuşkusuz toplumsal yaşamdaki girişimci yönünün ve sosyal ilişkilerdeki başarısının da bir ürünüdür. Bu anlamda Türk Müziği’nde 1700’lü yıllarda yaşamış Dilhayat Kalfa’dan sonra Leyla Hanım’a kadar ikinci bir büyük kadın bestekar çıkmamasının, belki de Osmanlı toplumunda kadının çeşitli kurallarla sınırlanmasından ve Leyla Hanım’ın kullanabildiği sosyal yönünün daha önce bir başka kadın sanatçıda ortaya çıkamamasından kaynaklandığı da düşünülebilir. Müzik eserlerine baktığımızda Leyla Hanım’ın değişik formlarda bestelediği klasik eserler kadar Cumhuriyet’in ilk yıllarında çok sevilmiş olan bir marşa da (Yaslı gittim şen geldim) imza atmış olduğunu görüyoruz. Bu hiç kuşkusuz O’nun yaşama rengârenk bakışının bir ürünüdür ve Türk kadınındaki değişimin başlangıç noktasında yer aldığını gösterir. Keza şiirlerinde klasik Osmanlı şiirleri kadar sadeleştirilmiş bir Türkçe ile yazılmış basit ama zevkli şiirlere de yönelmiş olması, aynı kişilik özelliğinin ve tabii toplumla içiçe yaşamayı seven ve bunu başaran yönünün yansımasıdır.

Leyla Hanım Osmanlı İmparatorluğu’nun sona ermesiyle kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında eskisinden daha özgür bir anlayışla yaşamış, fotoğraflarından görüldüğü kadarıyla başındaki örtüyü tamamen atmış, o dönemin modern giysilerini kullanmayı tercih etmiş ve sosyal yaşamdaki yerini ölünceye kadar korumuştur. 70’li yaşlarındayken evinin yanmasıyla kaybettiği tüm eserlerini büyük bir enerjiyle yeniden toparlama azmini göstermesi yaşama bağlılığını olduğu kadar içinde yer aldığı topluma birey olarak katkıda bulunma gayretini de ortaya koymaktadır. Her ne kadar yaşadığı dönemin koşulları Leyla Hanım’a seçtiği yaşam tarzı ve üstlendiği misyonda son derece yardımcı olmuş olsa da, Leyla Saz kendisine sunulan tüm avantajları en güzel şekilde değerlendirerek ait olduğu topluma büyük bir hediye olarak sunmayı başarmıştır.